1992 Şemdinli Alan Şehitlerinin Öyküsü

PKK’nın saldırı stratejisi çerçevesinde ilk hedef Alan(HELENA) karakolu oldu.

O tarihte Şemdinli merkezde Hakkâri Tugayının bir taburu konuşlu, Derecik’te ise ayrı bir iç güvenlik taburu var. Bunlar toplu ve operasyonel birlikler. Aldığımız istihbarata göre ise, PKK Hakurk’ta merkez üssü teşkil etmiş ve bununla bağlantılı İran’da Jerma kampı, Irak’ta ise Basyan kampında yerleşik. Bu üç kamp Şemdinli’yi çepeçevre sarmış durumda. Hiçbir fiziki güvenlik sistemi olmayan İran ve Irak sınırlarını asker gücüyle kapatmak mümkün değil. Sınır karakolları arasında 30 km.’ye varan boşluklar var, kimin girip kimin çıktığını bilmeniz imkânsız.

O tarihlerde tüm birlikler sabah güneşin ilk ışıklarıyla birlikte öğleye kadar istirahate çekiliyor, öğleden sonra ise atış, eğitim ve bakım yapılarak ihtiyaçlar gideriliyordu. Aynı zamanda nöbetleşe yakın bölge arazisinde keşif ve gözetleme faaliyetleri icra ediliyor, geceleyin ise pusu.Ben Temmuzda göreve başlamışım. Birbirinden ayrı istikametteki beş ayrı askeri üssü dolaşmış, bu arada istihbarat faaliyetlerini sürdürerek teröristlerin Hakurk’ta bulunduğunu tespit etmiş ve üst makamlara bildirmiştim. Günler çok çabuk geçti. Bir şeyler olacaktı ama ne olacağını, nasıl olacağını bilemiyor sıkıntı içinde bekliyorduk. 30

Ağustos 1992 günü saat sabahın dördü gibi görevi bırakmış odama çekilmiştim. Telsiz masada. Birliklerin muhaberesini takip ediyor, hem de dinleniyordum. Bir ara uyumuşum. Kapı sert ve telaşlı bir şekilde çalındı, uyandım. Saate baktım. 05.00’i gösteriyordu.

Gelen telsizci askerdi:

“Komutanım. Alan bölük komutanı sizinle baş telsizden görüşmek istiyor. Önemli olduğunu söyledi.”

“Hemen geliyorum” diyerek odadan çıktım.

“Kartal-3, Kartal-1 dinliyorum, tamam.”

“Kartal-1, konuşan Kartal-3. Tüm mevzilerde çatışma var.  Teröristler çok kalabalık ve bölüğe girmek üzereler. Acele takviye gönderin.”

“Anlaşıldı. Soğukkanlı olun. Takviye hemen gelecek” dedim ve ayrıldım.


Aradan yıllar geçti, o anda neler düşündüğümü bilemiyorum. Unutamadığım anlardan birisi bu. Her şeyden önce siz tabur komutanısınız, Şemdinli’deki tüm jandarma hudut birliklerinin komutanı. Bir bölüğünüz saldırıya uğruyor. Gece İran’dan sızarak karakolun etrafını çevirmişler. Bir noktadan yoğun ateş ederek dikkati dağıtmışlar ve bu esnada tüm mevzilere sızarak çatışmaya girmişler. Bölüğünüze girmek üzereler. Kazanırlarsa tüm bölüğü şehit edip istiklalimizin sembolü Türk bayrağı yerine sözde PKK bayrağını göndere çekecekler.

Siz olsanız ne yapardınız?

Beynimde tek bir düşünce vardı, o da yardıma gitmek. Nasıl olursa olsun derhal yardıma gitmek. Göz gözü görecek şekilde gün ağarmış, merkezde hazır kıt’a istirahate çekilmiş. Alan bölüğüne gidiş yolu tek. Başka ulaşılacak yol da yok. Yolda pusu kurulduğu kesin. Mayın da döşenmiştir. Yardıma gitmek ile ölüm özdeş. Ama ölümü kim düşünür askeriniz ölesiye çatışırken. Giyinmek için odama geri döndüm. Şaşkın değilim aksine garip bir durgunluk tüm benliğimi sarmış. Öyle karmakarışık düşünceler yok, tek düşünce var yardıma gitmek!Bir yandan giyinirken telefonla tugay komutanı Utku Güney Paşayı aradım. Olayı anlatarak silahlı helikopterlerin acele Alan’a gönderilmesi talebinde bulundum. Haberciye zırhlı aracın hazırlanmasını ve ayakta olan yazıcı, çaycı, haberci kim varsa toplamasını söyledim.

Hemen bitişiğimizdeki komando taburuna haber verdikten sonra ben dahil yedi asker yardıma gitmek için zırhlı araçla yola çıktık. Şemdinli’de asfalt yol yoktur Yüksekova yolu hariç. Hemen hemen hepsi toprak stabilize olanı bile zor bulursunuz. Yollar hamdır, ham toprak atalarımız zamanından kaldığı gibi. Üstelik dardır iki araç yana yana zor geçer. Şemdinli’den çıkın hemen doğuda Hazneye gelin. Yol önce ikiye ayrılır; biri Mezargediğine diğeri ise Alan ve Kayalara doğru gider. Siz diğer yola dönün, bir müddet sonra yol tekrar ikiye ayrılır; biri Alan’a, diğer Kayalar’a. Alan Köyüne saptığınızda dere tabanını izleyen,  bir yanı yani güneyi Çimen Dağına kuzeyi Beyaz Dağ uzantılarına dayanan dar bir yol karşılar sizi.

Dere tabanından geçmesi kötüdür zira ister sağdan ister soldan taş atsalar başınıza düşer. Bu yolun her noktası pusuya ve de mayın döşemeye elverişlidir. Sizin seçme şansınız yoktur, o yoldan geçmek zorundasınızdır. Bu yolu izlerken ‘’ mayına mı basacağım yoksa pusuya mı düşeceğim’’ diye düşünme şansınız da pek yoktur; o yolu geçiyorsanız, bölgede de teröristler varsa ve bu teröristler size eylem kararı almışsa mayına da basarsınız pusuya da düşersiniz. Elbet anlattığım kadar da çaresiz değiliz daha doğrusu değilmişiz ama bunu anlamak aylarımızı aldı. Ama biz Alan karakoluna yardıma giderken inanın çaresizdik zira bölgeye yeni gelmiş ne terörist tanıyorduk ne de arazi. Mecburen o yola çıktık.

Aradan yıllar geçti. Tek bir anını bile unutmadım bu olayın. Hep kendi kendimi sorguladım: Kaçakçılıkla etkin mücadele etmemiş olsaydım yine bu saldırı yapılır mıydı?
Zira Alan olayından birkaç gün önce bir kaçakçı grubu ile karşılaşılmış ve açılan ateş sonucu bir düzine kadar katır vurulmuştu. Olaya anında ve çok az bir güçle müdahale etmek yerine, takviye kuvvetleri beklemiş olsaydım, sonuç değişir miydi? Cevabı buldum ve satırlar arasına gizledim. Bulmanız zor olmayacak.

Düşüncelerimi toparlayamıyordum karmakarışıktı ama sakin. Şu an dahi yedi askerle yardıma giderken neyi başarmaya çalışmış olduğumu düşünüyorum. Gerçek şuydu; teröristler bölüğe girmek üzere demek; tüm mevzilerde çatışma var, kimsenin kimseye yardıma gitmesi mümkün değil, tüm silahlar kullanılıyor ve gelen kalabalık terörist grubunu durduracak kuvvet yok demektir. Bu, aynı zamanda fazla dayanacak gücümüz yok demektir. Şemdinli-Alan arası normal şartlarda bir saattir. Aracı zorlarsanız bu mesafeyi yarım saatte alabilirsiniz. Çevredeki birliklere takviye emrinin verilmesi, birliklerin araziden intikali saatler alır. Hakkâri’de konuşlu helikopterlerin intikali de aynı süreyi bulur. O halde yapılacak tek şey, taburdan bir kuvvetin olay yerine derhal gitmesi.

Mazgal kapaklarından dışarıyı gözleyerek yedi kişiyle son sürat yardıma gidiyorduk. Epey mesafe katetmiştik. Kimse ne olacağını bilmiyordu. Bilmek bir tarafa kimse düşünmüyordu ne olabileceğini. Süratle gidiyorduk bir bilinmeze. Nihayeti ölümdü. Bir sigara paketi büyüklüğündeki mazgalın köşesinde sakin ama çok sakin bekliyordum. Araçta kimse konuşmuyordu, sessizlik vardı hem de derin. Bir şeyler olacağı kesindi. Beklediğimiz ise, bu ‘’bir şeyin’’ ne olacağıydı. İşin garibi neyle karşılaşacağımız konusunda da bir fikrimiz yoktu. Bu gidişin sonunda bir umut olmadığını da biliyorduk geri dönebilmek için. Aslında bunu dahi düşündüğümüz yoktu. Ama gitmeliydik. Sizce bu bir sorumluluk duygusu mu yoksa mecburiyet mi? Ya da çaresizlik mi? Bilemiyorum. Savaşın içinde ölmekse askerinizle beraber ölmeyi istemek gibi bir şeydi bu diye düşünüyorum şimdi!

Zaman bir türlü geçmiyordu. Bir ara Bölük komutanı Hamza Üsteğmen ile doğrudan telsiz muhaberesine başladık. Bu karakola yaklaştığımızın bir işareti oldu. Oldukça soğukkanlı bir şekilde teröristlerin kalabalık bulunduğu bölgeyi tarif etti. Yarım saat gibi kısa bir zaman içerisinde bölgeye ulaşmamız, personelin dayanma gücünü ve moralini arttırmıştı. Bir ara umutlandım, dedim içimden ‘’ne iyi, pusuya düşmedik’’.

Tam bunu düşündüğüm anların birinde çok güçlü bir patlamayla havaya savrulduk.Biraz havalandık ve sertçe yere indik. Düşünüyorum da şaşkınlık bile yoktu yüzümüzde çünkü bekliyorduk bir şeyler olacağını. Telsizi attım elimden. Silahı mazgala uzattım. Bir ara baktım bir şeyler görebilirim umuduyla ama göremedim. Zırhlı araç üzerinde patlayan roketler aracı beşik gibi sallıyordu. Ve durmadan gelen ‘’tık tık ‘’ sesleri, mazgala çarpan kaleş mermilerinden gelen, sanki yağmur damlası gibiydi hem de sağanak.Tek tek mi ateş ettim yoksa seride mi bilmiyorum, görmeden, nişan almadan.

Bir süre devam etti bu. Sanki mayına basan biz değildik ya da pusuya düşen aynı anda. Bağırma yoktu. Herkes kendi kendine bir şeyler yapıyordu. Kimi şarjörünü değiştiriyor kimi ateş ediyordu ama sessiz, hiç konuşmadan, soru sormadan. Orta yerde bir delik açılmıştı, mayın zırhı parçalamıştı demek. Anlamsız gözler, anlamsız hareketler, çaresizliğin sıkıntılı anları bu. Hatırladığım tek şey, çok güçlü patlamalardı.  Yapabilecek bir şey yoktu. Teröristler için açık ve kolay bir hedeftik. Bir saniyede bin düşünce insanın aklından nasıl geçer? Geçiyordu işte. Aklıma gelen ilk şey, mazgaldan girecek kör bir merminin hedefi olabileceğimiz oldu.“Mazgaldan uzak durun” diye bağırdım. “Kendinizi geri çekin, namluyu uzatarak mazgaldan ateş edin” diye ekledim.

Karşılıklı yoğun ateş devam ediyordu. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum.Aklıma gelen başıma geldi ve o kör kurşun mazgaldan girip bir askerimi düşürdü. Yanındaki arkadaşının ona yardım ettiğini gördüm.Aracın şoförü Mehmetçik,“Komutanım. Araç hareket edebiliyor” dedi.“Bekleme o zaman, hemen sür” diye karşılık verdim ve Ağrılı Mehmet bir gayretle hareket etti ve motoru yeniden çalıştırdı. Pusu bölgesinden ağır ağır çıkmaya başladık.

Pusudan vazgeçtim, mayından da ama onca tepe, onca sırt nasıl tutulur? Tutmuşlardı çünkü uzun bir süre zırhlı araçta tıklayan mermiler ve patlayan roketler hiç eksilmedi. Biraz ilerledikten sonra bölük binasını fark ettim. Bölük komutanı ile yeniden telsiz muhaberesine başladık:“Komutanım. Sola dönün, atış alanına doğru. Teröristler orada.”“Tamam, gördüm.”Virajı dönüp karakola geldiğimizde ayakta ilerleyen kalabalık bir gruba rastladık. Aracın makineli tüfeği hiç susmuyordu. Dışarıdaki grup bize on metre kadar yakındı, o kadar yakındı ki sakallarını bile seçebiliyordum, kirli ve dağınık. Kiminde bizim giydiğimiz hücum yeleklerinden vardı kiminde ise çelik başlık. Bir an için tereddüt ettim bunlar asker mi yoksa terörist mi, diye. Dağdakiydi bunlar ve şehit ettikleri on yedi vatan evladının çelik başlığını takmıştı kirli başlarına. Ya hücum yeleği dağdakilerin üstündeki? Şehidin üstünden almışlardı. Sanki şehitlerimizden intikam alıyorlardı; şehidin üzerine mermi sıkarak, şehidin elbisesini soyarak ya da çelik başlığı çalarak. İlerden bir grup daha çıktı, on beş kişi kadar ve ayakta.

Dumanlı Dağ’daki terörist uçaksavarı habire ateş ediyordu. Atış alanından bir toz bulutu yükseldi kirli beyaz ama yoğun. Akabinde bir patlama. Anladım ki havan atıyorlardı, patlamayı gördüm, havan mermisinin patladığı anı ve çıkardığı toz bulutunu kirli beyaz.Geri çekilip 200 metre kadar uzaktan duruma baktım. 15-20 kişilik bir grup hâlâ ayakta ateş ederek ilerliyordu.  Güneydeki sırtlarda birkaç askerin yuvarlanarak aşağıya yani bölük merkezine doğru geldiğini gördüm. Bombaatarla ayakta ilerleyen gruba doğru birkaç el ateş ettim. Önce ayakta ilerlemeye devam ettiler, sonra eğildiler, mevzilendiler ve hedef yok oldu. Araç şoförü Mehmetçiğin soğukkanlılığı sayesinde bir saat kadar süren bir çatışmadan sonra o bölge bir tehdit olmaktan çıkmıştı.

Derhal bölük merkezine geldik. Bölük komutanı aracın yanındaydı. Ben ve iki muhafız süratle zırhlı araçtan çıktık. Bölük komutanı üsteğmen Hamza’ya,“Araca sen bin ve İran sınırına doğru git. Teröristler o taraf doğru kaçıyor” dedim.“Emredersin komutanım” dedi ve araca binip uzaklaştı.Karakola girdiğimde, bir grup askerin yemekhanede, pencerelerden dışarı doğru rasgele ateş ettiğini gördüm. Bazıları teröristlere bağırıyordu: “Gelin ulan, erkekseniz gelin.” Bazıları yaralı, yere uzanmış. Onlara cesaret vermek için kısa bir konuşma yapıp koğuşa girdim. Tek bir koğuştu zaten. İlk bakışta tüm yatakların dolu olduğunu gördüm. Yaklaşık elli kişi kadar. Hepsi yaralıydı. Yapacak bir şey yoktu orada. Karakolun çatısındaki makineli tüfek mevziine çıktım.

Bize doğru gelenlerin sayısı artmış gibiydi, kalabalık. Sayıları elliye yakındı. Soldaki grup karakolun yakın mevzine girmiş ve orada vatan için nöbet tutan üç Mehmetçiği şehit etmişti. Hepsi ayaktaydı. Mevziye giren dağdakiler bizi fark etti, roket ve makineli tüfeklerle ateş etmeye başladılar. Bir roket kulağımın dibinden hızla geçti, arkaya düştü ve patladı. İyi nişan alamamıştı demek. Peşinden ikincisi geldi ama kısa düştü ve önümüzde patladı, gördüm. 100 metre kadar ilerde bir başka terörist grubu ayakta karakola doğru geliyordu. Mevzi görevini aldım. Nişan alarak hedefi izledim. Ben ateş ederken yanımdaki Mehmetçik, “Komutanım. Bana ver. Ben ateş edeyim” diye seslendi. Hiç ses çıkarmadan devam ettim.

Dikkatimi çeken, gelen kalabalığın belki bir belki de yarım metre yakınlarına düşen mermilerin çıkardığı toz bulutunu görmeme rağmen, kalabalık başlangıçta hiç durmadı. Sonra tereddütle birkaçı eğildi. Sonra yavaş yavaş mevzilendiler. Sonra yok oldular.Ben ve üç Mehmetçik omuz omuza çatıdaki mevzide, üstümüze gelen dağdakilere üç bine yakın mermi atmışız hem de nişan alarak, sonradan öğrendim. Sonra helikopterler, uçaklar üstümüzden geçmeye başladı. Anladım, bunlar bize yardıma gelmişti. Su içtiğimi hatırlıyorum bardak bardak. Yalnızlığımızla altıncı saate girdiğimizde her şey bitmişti artık. Ateşler yavaşladı ve tek tük patlamalar akşama kadar sürdü.

On sekiz şehit.

Daha önce yazmamıştım sizlere bunları, anlatmamıştım gördüklerimi. İnanın bana on sekiz şehidimiz mevzisinde kahramanca savaşarak şehit oldu atalarına yakışır şekilde, Çanakkale gibi.Beni öldüren çatışma değil, dağdakiler değil, gördüklerimin bende yarattığı düşünceler.

Şehitlerimiz getirildi birer birer, bakamadık ama gördüm. Düşündüm, şehide mermi atılır mıydı hiç! İnsan olan insan bunu yapabilir miydi! Hangi güç bu hesabı sormaktan bizi engelleyebilir! Dolaştık tek tek şehidimizin kanının aktığı yerleri. Anlattı Mehmetçiklerim ne olup bittiğini. İran’dan gelen kalabalık mı kalabalık bir terörist grubu İran’dan gelerek Müslüman mı Müslüman İran’dan gelerek ülkemize geceden sızmış, yoğun roket atışları şaşkınlığında mevzilerimize gizlice girmiş, o anda belki anasını yarini düşünen Mehmetçiği haince vurmuştu!

Yüreğiniz ferah olsun hepsi ama hepsi tek tek ödedi yaptıkları hainliğin hesabını, inanın bana ama ne fayda giden 18 Mehmetçik geri gelmiyordu hiç!

Makineli tüfek mevziinden ayrıldım ve telsize indim. Yoğun bir muhabere vardı. Sürekli beni anons ediyorlardı:“Kartal-1 Kanat-6. Kartal-1 Kanat-6. Duyuyorsanız cevap verin, tamam.”“Dinliyorum Kanat-6. Konuşan Kartal-1.Tamam.”“Kartal-1. Takviye unsurlar var yanımda. Nereye inebiliriz? Tamam.”“Şu anda karakolun etrafı terörist unsurla çevrili. Yukarıdan dik bir iniş yapabilirseniz doğrudan karakola inin. Tamam.” Pilot Haluk Binbaşı hiç ses çıkarmadı. Ben niye inmediğini anlamadım. Aradan yıllar geçecek ve bu pilotla karşılaşacaktık. Bana, “Az daha hepimizi öldürecektin Erdal. Nasıl dik inişle gelebilirdik?” dedi. “Komutanım. Ne yapayım. Karakol çevrilmiş. İnecek bir yer yok. Ne diyecektim size başka” cevabıma güldü geçti.Teröristler, yapmış oldukları saldırı planında takviye kuvvetin gelebileceğini hiç hesaba katmamışlardı. Zira takviye karakola ulaşır ulaşmaz tüm terörist unsurlar İran’a doğru geri çekilmeye başladılar.

Bulunduğum mevziden yardıma gelen helikopterleri görüyordum. Ancak olay bölgesi helikopterlerin yaklaşmasına elverişli değildi. Alan köyü bir vadi içindedir. Şemdinli’den gelen tek yaklaşma istikameti vardır. Bu istikamet de vadiden geçer. Etrafı yüksek dağ ve tepeciklerle çevrilidir. Çok iyi arazi etüdü yapan teröristler, havadan takviye geleceğini düşünerek vadiye bakan tüm yamaçları tutmuş ve gelecek yardımı kesmek istemişler ama karadan gelecek takviyeyi hiç hesaba katmamışlardı. Birçok kahraman pilotumuz bölgeye iyice yaklaştı ama kendisine yönelik yoğun ateşten dolayı inemedi. Daha fazla risk almanın pilotla birlikte birçok Mehmetçiği de ölüme götüreceğini benim gibi onlar da biliyordu.

Silahlı helikopterler sürekli etrafımızda dönüyor, cephanesi biten acele geri dönüp bir müddet sonra tekrar görünüyordu. Öğleyin gelen takviyelerle arazi arama ve tarama çalışmaları başlamıştı. Bu arada Asayiş Komutanı Özgen Paşa bölgeye geldi. Önceden talep edilen uçaklar bölgeye girdi ve benimle hava-yer teması kurdular. Hedef olarak İran karakolunun koordinatlarını verdim, hedef gösterdim. Gözetleyiciler bana, kaçan teröristlerin bir kısmının oraya gittiğini, bir kısmının da Urumiye’den gelen araçlarla İran’ın iç kesimlerine doğru taşındıklarını bildirmişti. Ancak pilotlar belki de iki ülke arasında gelişebilecek muhtemel bir kısmi savaşı önlemek için ateş etmediler. Ama İran sınır hattına ateşten bir duvar ördüler.

Sonradan olay yerine gelen Cumhurbaşkanı rahmetli Turgut Özal’a bu durum anlatıldığında;“Ben olsaydım vururdum” diyecekti.

Yakın savunma mevzilerine çıktım. On yedi şehit, elliden fazla yaralımız vardı. Sonradan, zırhlı araçta kör bir kurşunla yaralanan Mehmedim de şehit oldu. Teröristler kendi yazdıkları bir kitapta bu çatışmadan bahsederken’’ kaldıramayacağımız kadar ağır zayiat verdik’’ diyeceklerdi.

Karakolun hemen 20 metre kadar ilerisindeki mevziye doğru ilerlerken muhafız,“Komutanım bu asker teröristleri vurmuş, ama nasıl vurmuş bir anlatsın” dedi. Askere baktım. “Anlat oğlum” dedim.“Komutanım. Geceden teröristler bizim mevzinin yanına kadar gelmiş, ama biz görmedik. Gün ışımak üzereyken yoğun roket ve makineli tüfek atışı başladı. Biz üç kişiydik. Biz de ateş etmeye başladık ama bir şey görmüyorduk. Yanımdaki iki arkadaşım şehit olunca etrafımda kim var kim yok görebilmek için beklemeye başladım. Gün ışıdı ve on metre kadar ileriden bir terörist bana seslendi:‘Teslim ol. Apo adına söz veriyorum, sana bir şey olmayacak.’ İnanmadım onlara.  Beni de şehit edeceklerdi. Biliyordum. Ben de onlara,‘Gelin teslim alın o zaman’ dedim. İki kişi kalktı, bana doğru gelirken ateş ettim ve kendimi kurtardım” dedi. Askere sarıldım. Yoğun bir duygu seli içinde ağlamak istedim ama ağlayamadım. Bir müddet öyle sarılı kaldık. “Aferin oğlum.  Arkadaşlarının kanı yerde kalmadı” diyerek yürüdüm. Cansız yatan iki teröristi gördüm. Baktım, baktım ama bir şey göremedim, bir şey düşünemedim…

Şemdinli’ye döndüğümde herkes beni bekliyor, olay hakkında bilgi istiyordu. Büyük bir coşkuyla karşıladılar. Hepsinin yüzlerinde gerçek bir sevinç parıltısı gördüm ve mutlu oldum. Çatışmayı bütün ilçe duymuş, benim takviye olarak gittiğimi öğrenmiş, benden haber alınamayınca ilçe kaymakamı Ahmet Bey bile öldüğümü düşünmeye başlamış. Konuştuk, anlattım. Bu çatışmada ölü olarak ele geçen teröristler artık onların bizim gibi bir insanoğlu olduğu yolunda kuşku bırakmamıştı çünkü mermiyi yiyen oracıkta ölüyordu.

1992 Türkiye Almanak ne demiş bu çatışma için tarihe geçen:Almanak Türkiye 199230 Ağustos: İran'dan Türkiye'ye giren yaklaşık 300 PKK'lı terörist, Alan Sınır Karakolu'na saldırdı. Ağır silahlarla saldırıya geçen teröristlere karşı Askerlerimiz karakolu kahramanca savundular. Çevre İllerden gelen takviye birlikler sayesinde teröristler püskürtüldü. 4 gün 13 saat (109 saat) süren çatışma sonucunda 10 Er şehit oldu, 43 terörist öldürüldü.

Tarih de mi yanlış yazılıyor biz de bilmiyorum ki. Sabah beş suları başlayan çatışma saat on ikiyi gösterirken bitmiş çevre illerden falan takviye gelmemişti. On değil on sekiz Mehmetçik şehit olmuştu. Biz yedi kişi gitmiştik, altı döndük. O çok mu çok kalabalık olan dağdakiler gelişlerinin aksine üç beşle geri dönmüştü Müslüman mı müslüman İran’a ve de İran’ın desteğinde üstelik kimi yaralı. Geride bıraktıkları ise bir dağın, bir taşın, bir kayanın altında yatıyordu hareketsiz ve de nefes almadan. Bir gece önce Alan karakolu yüz yirmi askerle pusuya çıkmıştı, şimdi ise yüz iki. Verdiğimiz sayılar, sayı değil bir can. On sekiz can o günkü kahvaltıda yoktu, öğle yemeğine de gelmediler ne de akşam. Biz ise yedi kişi gitmiştik altı döndük. Bir daha hiç göremedim bu on sekiz canı. Gitmişlerdi bir daha dönmemecesine. Acısı hiç eksilmedi yüreğimde.

Şimdi bir yalnız başıma düşünüyorum da, ne çabuk unuttuk şehitlerimizi, ne çabuk unuttuk da ovadan siyasetten bahsediyor birileri…

Alan olayı, terörle mücadelede yurt içinde gerçekleşen ilk ve en önemli silahlı çatışmadır. Teröristlerin de karakol saldırılarında en fazla zayiat verdikleri çatışmalardan biridir. Yine teröristlerin kalabalık gruplarla gece İran’dan bölgeye sızarak, gündüz çatışmayı kabul edip imha amaçlı karakola yöneldikleri ilk çatışmadır. Alan olayı hafızalardan silinmeyecek ve hiçbir zaman unutulmayacaktır.

Bu çatışmadan sonra Alan’a çok gelen giden oldu. Jandarma Genel Komutanlığı olayları incelemek üzere heyet gönderdi. Tek tek erlerle görüştüler. Sonunda, kahramansınız, dediler. Aradan bir yıl geçti. 1993’te PAMUKOĞLU Paşa Tugay Komutanım oldu. Bu olayı benden de dinledi. Meşhur İki Yaka operasyonu sonrasında bu olayı da gerekçe gösterip bana “liyakat madalyası” teklif etti. Teklif kabul edildi. 1994’te Jandarma Genel Komutanlığı Protokol Şube Müdürlüğüne atandım. Madalya ve beratı geldi. Madalya iş yoğunluğundan ötürü, Disiplin Moral Şubede uzun süre kaldı. Ben ise bu madalyayı göğsüme takabilmeyi heyecanla bekliyordum. Sonunda dayanamadım ve Disiplin Moral Şube müdürü binbaşıya;“Arkadaş. Sen görmemiş ol. Ben madalyayı çekmeceden alayım. Senin bir sorumluluğun olmasın” dedim. Zira tören yapmadan madalya verilmiyordu. Madalyayı aldım. Akşam eve gittim. Hanım bir yemek hazırladı. Bir şişe küçük rakı açtım. Oğlum Murat bir konuşma yaptı ve madalyayı göğsüme taktı. İşte Alan’ın madalya hatırası da bu...

Tehdit tamamen ortadan kalkmamıştı. Teröristler İran tarafında sınırda biz ise içerideydik. İran’la yapılan resmi görüşmeler hiçbir sonuç vermemişti. İran, resmi olarak teröristlerin kendi topraklarında yuvalandığını kabul etmiyordu. Ama şahsi görüşmelerimizde kabul ediyor, buna mukabil olarak; bizim Hizbi gruplara karşı ne önlem aldığımızı, adını yerini bildirdikleri rejim düşmanlarına karşı ne yaptığımızı soruyorlardı. Buna bir anlam veremedim. Biraz araştırdım. Hizbi gruplarla ilgili bana bildirilmiş bir devlet politikası yoktu. İstihbarat elemanları ile görüştüm. Benim bölgemde bu tür grupların olup olmadığını sordum. Bir gün bir eleman bana gelerek, Hizbilerle ilgili bir kişinin benimle görüşmek istediğini söyledi. Kayalar köyünde buluşacaktık. Geldi. Geniş bir sofada toplandık. Ben öğrenmek istediğim soruyu sordum:“Sizler gerek Türk topraklarında gerekse İran’da PKK ile karşılaşırsanız ateş eder misiniz?”“Hayır ateş edemeyiz.”“Peki PKK gruplarını gördüğünüz zaman anında bana haber verir misiniz?”“Hayır. Bu bizim için çok zor olur.”“O halde benden ne istiyorsunuz?”“Arkadaşlara  mühimmat yardımı yapın. Hastalarına tedavi imkânı sağlayın.” Gelen kişiye,“Benim onlarla müşterek çalışmam diye bir şey olamaz. Eğer onları kendi topraklarımızda görürsem yasal işlem yaparım” dedim. Bir daha Hizbi adını Şemdinli’de hiç duymadım.

İki yıl görev yaptığım Şemdinli’de İran’ın PKK’ya karşı tavır aldığını da hiç görmedim. Sayısız görüşmeler yapıldı ama İran teröristlerin varlığını resmi ağızla hiç kabul etmedi. Bir ara sınırda müşterek operasyonlar yapılmasına karar verildi ama yapılan operasyonlarda PKK’ya hiç rastlanılmadı.

Teröristlerin yediği bu darbeden sonra bir müddet Alan’a gelmeyeceklerini hesaplamıştık. Çatışma sonrası yaptığım incelemede, bahar boyunca askerlerin hazırlamış olduğu tüm mevzilere girildiğini, teröristlerce mevzilerin ele geçirildiğini ve alınmış tüm savunma tedbirlerinin aşılmış olduğunu gördüm. Savunma düzeni içinde beklemek terörist saldırılarını önleyememişti. O halde bu tedbirler bölgesini aşıp karakolun 10 kilometre çevresinde hareket eden timlere ihtiyacımız vardı. Tehlikeyi uzaktan tespit edecek ve merkezdeki unsurlarla temasa girmemiş, diğer unsurların birbirine takviye olacağı yeni bir düzen. O dönemde Hakkâri Tugayına bağlı tüm birlikler savunma düzeni içinde tertiplenmişlerdi. Uygulanan  taktik buydu. Sayın PAMUKOĞLU’nun “Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok” adlı kitabında bu husus açıkça belirtilmiştir. Karakoldan on kilometre uzağa açılma emri vermek oldukça riskliydi. Bu riski kim göze alacaktı? Açık alandaki bir timin, kendinden kalabalık bir terörist grubuyla temasa girip zayiat vermesi halinde şehitlerin hesabını kim verecekti? Bu riski göze alarak emir veren bir komutanım oldu: Osman PAMUKOĞLU!

Yazdığı emrin içeriğini bizzat yaşamamış bir komutan için emir vermek kolaydır. Emri verirsiniz astlarınız yapar. Yapılan uygulamadan doğan olumsuz sonuçlar varsa astınıza yükler, sorumluluktan kaçabilirsiniz ve size bir şey olmaz. Ama burada bunu uygulamanın, bunun sonucu verilebilecek her bir şehide gözünü kapamanın, insanlığın var oluş nedenine aykırı olduğunu düşünüyorum. Eylül 1992’nin ilk günlerinde gelen haberler, tehdidin tüm bölgede devam ettiğini gösteriyordu. Yurda sızan teröristlerin haince pusu ve saldırıları, vatandaşlara yönelik katliamları devam ediyordu. 30 yaş ve yukarısındaki her Türk vatandaşı biraz basını takip etmiş ise, bu anlattıklarımın doğru olduğunu anlamıştır. Şemdinli üçgeni içinde terörün ilk hedefi olduğumuz gün gibi aşikârdı. Hakurk kampından çıkan teröristlerin Derecik’e, Samanlı’ya; Jerma’dan çıkanların Alan’a, Durak’a ve Şemdinli’ye; Basyan’dan çıkanların Aktütün, Umurlu ve Yeşilova’ya bir gece içinde saldırmaları an meselesiydi. Geceden yurtdışından sızan teröristler, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte çatışmaya girip, mümkün olduğu ölçüde fazla zayiat verdirip geri kaçmaları karşısında yapabileceğimiz tek şey, kendi takviyeni kendin yap sloganı oldu.

Derhal çalışmaya başladık. Takviye planları hazırladık. Bölük komutanlarına verdiğimiz emir;“Bir çatışma halinde merkezden takviye gelemeyeceğini düşün ve kendi unsurların içinde takviyeni sağla” oldu. Birkaç gün Alan’da kaldım. Eksiklikleri tamamladık. Hasar gören binadaki tüm çatışma izleri silindi. Bir ara Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının Alan’a geleceği bildirildi.Geliş sebepleri; bu çatışma sonrası İran’ın teröre destek verip vermediğini ilk ağızdan dinlemek, sabah 06.00’dan öğleye kadar bu karakola yalnızca tabur komutanın takviyeye gidişi, diğer unsurların etkisiz kalış nedenlerini yerinde görmek ve terörle mücadelede ihtiyaçları tespit etmek. Hepsi gördü ve hepsi dinledi. İran’ın teröre verdiği destek de görüldü ama sonuç değişmedi. İran destek vermeye devam etti. Zırhlı araçlar iyi iş yapmıştı. Hemen orada yeni araçların alınması konuşuldu. İç güvenlik birliklerine Rus yapısı BTR araçları alındı. Sonradan bu araçların manevra kabiliyetleri ve motor güçleri konusunda çok tartışmalar yaşandı. Araç motorları revize edildi. Konuşmalar, görüşmeler Alan’da devam ederken Rahmetli Eşref BİTLİS yanıma yanaştı,“Oğlum bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sordu.“Komutanım. Şu gördüğünüz RPG-7 roketatar. Teröristlerin her on kişisinden biri bu silahı kullanıyor. Bizde 89 mm.lik roketatar var. Biz teröristlere bir roket atarken karşılığında beş altı roket birden üstümüze geliyor. Şu gördüğünüz silah 7.62 mm.lik Bixi makineli tüfek. Toz çamur demeden yüzlerce mermi atıyor. Bizde ise MG-3 makineli tüfek var. En ufak tozda tutukluk yapıyor. Bu silahlar Irak’ın kuzeyinde satılıyor. Orada silah pazarları var. Eğer bana para verilebilirse biz de bu silahlardan alabiliriz” dedim.“Peki evladım” dedi.

Rahmetli pek konuşmaz, dinler, durum muhakemesi yapar, karar verir ve uygulardı. Bu özelliklerini Fransa Jandarma Genel Direktörü Sayın Bernard PREVOST resmi bir ziyaret için Ankara’ya geldiği zaman tercümanlık görevim sırasında öğrenmiştim. Hatta İstanbul Fransız Başkonsolosluğunda verilen bir kokteyl esnasında Fransız Genel Direktör, rahmetli Eşref Bitlis için,“Hayatımda böyle bir komutan görmedim” diyerek hayranlığını belirtmişti.Aslında, devletin istihbarat örgütleri teröristlerin kullandığı silahlar konusunda iyi haber alamamış, önceden devleti uyarıp güvenlik güçlerinin zamanında hazırlık yapmalarını sağlayamamıştır. İnanın anlamakta güçlük çekiyorum nasıl olur da teröristlerin kullandığı silahlar hakkında bilgimiz olamazdı? Nasıl olur da beş bine yakın teröristin Hakurk’ta toplandığını bilemezdik!Çok acıdır, devlet kendi askerine teröristlerden etkili bir silahı verememiş ve askerler kaçak silahlara yönelmiştir. Devlet bize istediğimiz silahları vermeyince, biz de kendi paramızla satın aldık. Rahmetli Eşref Bitlis sayesinde tabura Hakkâri Valiliğinden önemli sayılacak bir para geldi. Derecik’in meşhur Iraklı Cemil’ine silah siparişleri verildi. Kader bu ya alınan silahlar Eylül 92’de yapılan ünlü Derecik çatışmasında PKK’lılar tarafından gasp edildi. Ama biz yılmadık. Kendi aramızda para topladık. Her bölük, her karakol kendi silahını kendisi temin etti. 89 mm.lik roketatarlar depolara kaldırıldı. MG-3 makineli tüfekler sabit mevzilere çekildi. Onların yerini RPG-7 roketatarlar, Bixi makineli tüfekler aldı. Artık timler arasında bir silahlanma yarışı başladı. Bu yarışa korucular da katıldı. Onlar bizi bir adım daha geçerek kimi uçaksavar aldı, kimi havan. Sadece biz değil, tüm güneydoğudaki birlikler, polisiyle jandarmasıyla hepsi aldı. Bu silahlar sonradan Batman Valisi Salih Beyi  zor duruma düşürdü.

Ben 94 Ağustosunda Şemdinli’den ayrıldım. Jandarma Genel Komutanlığına gittim. Aldığımız kayıtsız silahların durumunu anlattım. Tahmin ediyorum iki ya da üç yıl sonra bu silahların numaraları tespit edildi, kayıt düzeltme belgeleriyle zimmete alındı. Bu sefer envanterde olmayan silahların bakım ve yedek parça idamesi sorunu çıktı. Devlet bu silahlardan almaya karar verdi. Bir kısmı Çin’den bir kısmı Rusya’dan silahlar alınıp envantere girdi ve kullanılmaya başladı.

İŞTE ALAN(HELENA) KAHRAMANLARININ GERÇEK DESTANI BUDUR.

UNUTMAYINIZ...  

UNUTTURMAYINIZ... 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !